doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nis 2008

Atlantis

Geçmişte Atlantik Okyanusu'nda yer aldığı ileri sürülen kıta.Atlantis'ten ilk kez Platon, "Timaeus ve Critias" adlı yapıtında söz etmiştir. Atlantis hakkında günümüze dek yüzlerce kitap yazılmıştır.Atlantis araştırmacılarına (Atlantologlar) göre, Atlantisliler pek çok alanda bu günkü uygarlığımızdan daha ileri bir düzeye ulaşmış bulunuyorlardı. Fakat yüksek teknolojileri ile doğanın dengelerini bozmaları yüzünden, kendilerinin neden oldukları depremler ve diğer doğal afetler sonucunda kıta, önce parçalanarak kısmen, daha sonra tümüyle sulara gömülmüştü. Atlantis'ten yapılan göçlerin yoğunlaştığı bölgeler Mısır, Gobi, Anadolu ve Amerika'dır.

Atlantis hakkında en ayrıntılı bilgiler veren kaynaklar, Edgar Cayce ve Rudolf Steiner'in "akaşik okumaları"dır. Atlantis'ten söz eden bir başka kaynak da, H.P. Blavatsky tarafından Batı'ya tanıtılan, Doğu'nun ezoterik kitaplarından Dzyan Kitabı'dır.

Bu kaynaklar ile ezoterik kaynakların verdikleri bilgiler birleştirildiğinde Atlantis'in gizemli tarihi şöyle özetlenebilir: Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta olmamakla birlikte, ileri uygarlıklara bugünkü birçok kıtadan daha önce ev sahipliği yapmış, "tufan" sembolik adıyla belirtilen birçok "doğal afetler dönemi" yaşamış olmasına karşın, beş-altı devre boyunca varlığını sürdürmüştür.

Dünya gezegeninde ilk insan bedenleri bugünkü gibi katı değildi ve üreme, bilinen cinsel organlarla sağlanmıyordu. Bu varlıklar, insan biçimine sahip olmakla birlikte gelişim düzeyleri bakımından insan düzeyinde değillerdi. Güneşi henüz görmemişlerdi, çünkü gökyüzü, Güneş ışınlarının, yaşadıkları ortama ulaşmasını büyük ölçüde engelleyecek derecede yoğun bulutlarla kaplıydı. Güneş ışınlarına doğrudan maruz kalmamakla birlikte sağlıklıydılar ve Dünya gezegeninin o dönemdeki etherik koşulları uygun olduğundan durugörü, telapati gibi psişik yetenekleri rahatlıkla kullanabiliyorlardı. Deniz gri renkteydi. Anlaşılan anlamda insanların ortaya çıkışı, yoğun bulutların dağılmasından ve kozmik ışınların yeryüzüne ulaşmasından sonra gerçekleşmiştir.

Şuurlu ve kendi çabasıyla gelişecek insanoğlunun yeryüzünde belirme zamanı geldiğinde, görünmez hiyerarşinin planı ve müdahalesiyle yeryüzünde ilk ırklar (üç-beş ırk) bulutların dağılması döneminde ortaya çıkmışlardır. Fakat ilk devreye özgü varlıklar (ki Edgar Cayce bunlara "otomatlar" adını verir) ortadan kaybolmamışlar, katılaşarak insan ırklarının hizmetinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Ruhsal tekamül düzeyi bakımından hayvan-insan arası bir geçiş basamağı olarak nitelendirilebilecek otomatlar, hayvanlardakine yakın bir otomatizma içerisinde heyecan ve içgüdüleriyle hareket eden, mantıkları olmayan, benlikleri oluşmamış yaratıklardı. Hissedebilmekle birlikte, efendileri ne derse muhakeme edemeden yerine getirirlerdi.

Bulutların dağılması ve yeryüzünün kozmik ışınlara maruz kalmasıyla, Dünya maddesinin vibrasyonel yapısında da birtakım değişiklikler meydana gelmişti. O dönemlerde 600-700 yıl normal yaşam süresiydi, 1000 yıl yaşayanlar da vardı. Kimi ırklar dev yapılı olup, boyları 3-4 metreyi buluyordu. Yeryüzünde uyumlu bir yaşam vardı. Dünya insanı gerekli koşullara sahip duruma geldiğinde kozmik bir kültür ya da öğretiyle tanıştı: Sirius Öğretisi.

Öğretinin indirildiği devrede bir "Sirius kültürü temsilcisi" dışında, devre boyunca, Sirius öğretisi bir gezegenden (kimilerine göre Venüs'ten) gelen "öğretmenlerce" öğretilmeye çalışıldı. İnsanlığın ilk dini denilebilecek bu öğretinin Atlantisli rahiplerine ve izleyicilerine Edgar Cayce "Bir'in Yasası Oğulları" der. Aynı öğretinin Mu'lu rahiplerine ise "Naakaller" adı verilirdi.

Yeryüzünün kimi bölgeleri Aden Cenneti'nden farksızdı. Kentlerin kralları aynı zamanda rahiptiler ve Yukarı'dan (görünmez hiyerarşiden) aldıklarını aşağı aktarırlardı. Fakat sonraki dönemlerde yaşanan maddi ve manevi dejenerasyon yeryüzünü cennet olmaktan çıkaracaktı.

Bu dönemlerde Dünya'nın esir'i yapısı ve maddi koşulları uygun olduğundan çağımızda bilinen psişik yeteneklerin birçoğu rahatlıkla kullanılabiliyordu. Bir ceylanı, yalnızca onun hakkında kötü şeyler düşünmek, imajine etmek yoluyla şoka sokmak mümkündü. Nitekim, bir zaman sonra Atlantis'te maji (büyü) ortaya çıkacak ve çağımıza değin dünyanın yakasını bırakmayacaktı.

Altın Çağ'ın dan sonra bir teşevvüş dönemine giren Atlantis'te manevi dejenerasyonun nedeni inançlarda farklılaşmaların olması, çoğunluğun iç yerine dışa, maddeye dönük duygulara kendini kaptırması, maddi ya da genetik dejenerasyonun nedeni ise hayvansı yaratıklarla birleşen insanlar yüzünden melez soyların ortaya çıkmasıdır. Kimilerine göre, dejenere bedenlere de ancak tekamül düzeyi geri, hayvanca duygular taşıyan varlıklar enkarne olur.

Cayce'in "satan oğulları" adını verdiği kara majisyenler (kara büyücüler), günümüzde de rastlandığı gibi, ahlak anlayışından yoksun, vicdanı gelişmemiş, tatmin peşinde koşan insanlardı.

Bunların etkileriyle zamanla Atlantis halkı ikiye bölündü; bir kısım ak hiyerarşi kralları, diğer kısım kara hiyerarşi taraftarıydı. Rudolf Steiner bir anlatımında, "İlah krallar dinindekiler ibadet edip ilhamla beslenirken, kara majisyenlerin kralları halklarını kara boğa kanıyla vaftiz ediyordu" der.

Spiritüel yasaları maddi kazanç sağlamak uğrunda kullanan Satan Oğulları, Bir'in Yasası tarafındaki kızlara da dünya zevklerinin olabildiğince tadını çıkartma eğilimini aşıladılar. Fakat, Cayce'e göre iki tarafın arasının açılmasının en önemli nedeni otomatlardı. Ruhsal tekamül hedefleri "benliklerinin oluşabilmesi" olan otomatların birer köle gibi her türlü amaçla kullanılmasına Bir'in Yasası Oğulları karşı çıkmaktaydı. Ancak, iki taraf arasındaki, kıtanın batmasıyla sonuçlanacak bu çatışma, henüz sıcak savaşa dönüşmemişti.

Atlantisliler, bilimde ve teknolojide ileri bir düzeye varmışlardı. Denizaltı, uçak ve uzay taşıtları yapabilmişlerdi. Bunları, "ateş taşı" denilen kristallerin bulunduğu, nükleer santralleri andıran enerji istasyonlarından çıkan ışınlar ya da vibrasyonlar aracılığıyla uzaktan sevk edebiliyorlardı (uzaktan kumanda).

Bu dönemde insanların yaşadıkları topraklar, hayvanların istila tehdidiyle karşı karşıya bulunuyordu. Satan Oğulları, hayvanlara karşı patlayıcılar icat ederek yıkıcı güçleri kullanmaya başladılar. Daha sonra bu güçleri insanlara karşı da kullanmaya ve insan kurban etmeye başladılar. Sonunda yerkürenin içinden, Güneş ve yıldızlardan elde ettikleri güçleri de yıkıcı güçlere dönüştürerek kullandılar. Fakat yıkıcı güçlerin kullanımı, birtakım elektriksel güçleri içeren doğal kaynakları etkileyerek volkanik püskürmelere yol açtı ve Atlantis'in küçük bir kısmının batmasına, kalan büyük kısmın da beş kara parçası halinde bölünmesine neden oldu.

Cayce'e göre İÖ 50.000 yıllarında "ölüm ışını" denilen bir ışının kuşlar ve dev kara hayvanları üzerinde kullanılıp kullanılmaması üzerine toplantılar yapıldığı sıralarda Dünya ekseni ve kutuplar yer değiştirmiş, dağların ilk yükselme hareketleri olmuş ve dev kara hayvanları iklim koşullarının değişmesiyle kendiliğinden yok olmuşlardı. Atlantis'ten ilk göçler bu döneme rastlar.

İkinci yükselme hareketleri ise İÖ 28.000 yıllarında, ikinci volkanik püskürmeler döneminde olmuş ve dev kara hayvanları iklim koşullarının değişmesiyle kendiliğinden yok olmuşlardır. Bir'in Yasası Oğulları ile Satan Oğulları arasında en şiddetli çarpışmalar Atlantis tümüyle batmadan önceki son devrede yaşanmıştır. Bir'in Yasası Oğulları'nın çeşitli psişik güçlerle donanmış olmalarına karşılık, Satan Oğulları'nın elinde atomik güçler bulunuyordu.

Sonunda, Bir'in Yasası Oğulları, Atlantis'i bekleyen nihai felaket hakkında prekognisyon yetenekleriyle önceden haberdar edildiklerinden kıtayı terk ettiler ve kıta, tümüyle, yaklaşık 12 bin yıl önce battı. Atlantis'ten her kıtaya göçler olmuşsa da, başlıca göçler Mısır, Gobi, Anadolu ve Amerika bölgelerine yapılmıştır.

Mısır Piramitleri Atlantis'in batmasından çok kısa süre önce Mısır'a göç eden Atlantislilerin eseridir. Bilindiği kadarıyla, Atlantisliler, bilimleriyle ilgili kayıtları yeryüzünde üç bölgeye saklamışlardır. Kehanetlere göre bu kayıtlar yakın bir tarihte keşfedilecektir. Kimi araştırmacılara göre Kuran-ı Kerim'de "Ad Kavmi" olarak sözü edilen kavim, Atlantislilerdir.

5 Nis 2008

Templar (Tapınak Şövalyeleri)

Haçlı seferleri her ne kadar hıristiyan inancının bir ürünü olarak bilinse de, aslında temeli bütünüyle maddi çıkarlara dayalı olan savaşlardır. avrupa'nın büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı bir devirde, doğu'nun ve özellikle de ortadoğu'daki müslümanların refah ve zenginliği, avrupalıları özellikle de kilise'yi cezbetmiştir. bu cazibenin, hıristiyanlığın dini öğretileriyle de süslenmesi sonucunda, dini görünüm altında, fakat gerçekte dünyevi amaçlara yönelik bir "haçlı" zihniyeti ortaya çıkmıştır. hıristiyanların, daha önceki devirlerde temelde barışçı bir siyaset izlerken, ani bir dönüşle savaşçılığa eğilim göstermelerinin asıl nedeni de budur. haçlı seferleri'nin başlangıç noktası, 1095 yılının kasım ayında, papa ii. urban'ın başkanlığında ve üç yüz din adamının katılımıyla gerçekleşen clermont konseyi oldu. bu konseyde o zamana kadar hıristiyan dünyasında hakim olan barışçı doktrin terk edildi ve haçlı seferleri'nin temeli atıldı. ii. urban, clermont konseyi'nin sonunda, farklı toplumsal sınıflara mensup bir kalabalık önünde yaptığı konuşma ile bu durumu ilan etti. papa ii. urban bu meşhur söylevinde, hıristiyanlardan kendi aralarındaki çekişme ve savaşları bırakmalarını istedi; zengin, fakir, "asil", "köylü" herkesi tek bir bayrak altında birleşmeye ve "kutsal toprakları müslümanların elinden kurtarmak için" savaşmaya çağırdı. ona göre bu, "kutsal bir savaş" olacaktı. tarihçilerin iyi bir hatip olarak tanımladığı ii. urban'ın amacı, hıristiyanları, müslüman türklere ve araplara karşı kışkırtmaktı; bunda da başarılı oldu. doğu'daki hıristiyanların zor durumda olduğunu, hacıların taciz edildiğini ve engellendiğini, hıristiyanlarca kutsal sayılan yerlere saygısızlık edildiğini iddia etti.1 elbette bunlar gerçeklere tamamen aykırıydı. zira tarihçilerin de ifade ettikleri gibi, o dönem, müslümanlar ehl-i kitaba büyük bir hoşgörü ve adaletle davranıyor, her türlü ibadetlerine de izin veriyorlardı. kutsal topraklarda yaşayan tüm azınlıklar İslam ahlakının getirdiği bu huzurlu ortamdan faydalanıyorlardı. bununla birlikte dönemin günümüze kıyasla son derece ilkel haberleşme ve iletişim koşullarında, avrupalıların bu gerçeklerden haberleri yoktu elbette. (latince yerine yunancayı kullanan bizanslılar ve ortodoks mezhebi hakkında bile az şey biliyorlardı; İslamiyet ve müslümanlara dair bilgileri ise bundan daha da azdı, yalan yanlış kulaktan dolma şeylerden ibaretti.) bu nedenle, papa, dinleyicilerin duygularını tahrik etmeyi başardı. dahası önemli bir teşvik olarak, söz konusu seferde görev alanların tüm günahlarının bağışlanacağı vaadinde bulundu. konuşmanın sonunda büyük bir coşkuya kapılan dinleyiciler, elbiselerine dikmeleri için kendilerine dağıtılan kumaştan yapılmış haçları aldılar ve "kutsal savaş" çağrısını herkese duyurmak için harekete geçtiler. tarihin akışına etki edecek bu çağrı "olağanüstü" yankı uyandırdı. kısa sürede hem profesyonel savaşçıların hem de on binlerce sıradan insanın katıldığı dev bir "haçlı ordusu" oluştu. bazı tarihçiler doğu'nun zengin kaynaklarını sömürmeyi amaçlayan hıristiyan kralların papa'ya böyle bir "kutsal savaş" çağrısı için baskı yaptığını ifade ederler. kimi tarihçiler ise, papa ii. urban'ın bu girişiminde, kendisine rakip olan bir diğer papa adayını gölgede bırakabilme isteğinin rol oynadığını düşünürler. papa'nın çağrısına heyecanla tabi olan avrupalı krallar, prensler, aristokratlar veya diğer insanlar da aslında temelde dünyevi niyetlerle bu savaş çağrısını kabullenmişlerdi. "fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan tacirleri doğu avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da, sadece gündelik sıkıntı ve zorluklarından kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı."2 nitekim bu aç gözlü kitle, yol boyunca pek çok müslümanı -ve hatta yahudiyi- sırf "altın ve mücevher bulma" hayaliyle öldürdü. hatta haçlılar, öldürdükleri insanların karınlarını deşerek, "ölmeden önce yuttuklarına" inandıkları altın ve değerli taşları araştırıyorlardı. haçlıların maddi hırsı o kadar büyüktü ki, iv. haçlı seferi'nde hıristiyan konstantinopolis'i (yani İstanbul'u) dahi yağmalamaktan çekinmemişler, ayasofya'daki hıristiyan fresklerinin altın kaplamalarını sökmüşlerdi.